Alevilikte Inanç - Seyyid Hakkı sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Ehli Beyt yazarı, Seyyid Seyfettin Ocağı evlatlarındandır. Aşk ile Canlar...
Seyyid Hakkı
Seyyid Seyfeddin Ocağı

ANASAYFA


Alevilikte yol; dil, öz ve ikrarla yürür.
Bu söz, bir inancın ışığında şekillenen bir yaşam biçimini anlatır.
 

Bu cümlede üç temel kavram öne çıkar: Yol, Dil ve Öz.
Alevilikte ikrar, sadece söz vermekten ibaret değildir.
İkrar; bilinçli bir bağlılık, sorumluluk alma ve verilen sözü yaşamla doğrulama halidir.
Yani insan, sadece söylediğiyle değil; yaşadığıyla, özüyle ve davranışlarıyla bir bütün olmalıdır.
 

Peki bu bütünlük nasıl sağlanır?
Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için öncelikle yol kavramıyla başlamak gerekir.
 

Yol kavramı
Alevilikte yol, yalnızca bir inanç sistemi değil; başlı başına bir yaşam felsefesidir.
Bu felsefe; Hak, adalet ve insan sevgisi üzerine kuruludur. İnsan bu yola bilinçle girer ve kararlılıkla yürür.

Yol ikrarı demek; “Ben bu yolu rızamla seçtim ve gereğini yaşayacağım” demektir. Bu da sözle değil, yaşamın her alanında yaşayarak ispat edilir. 

Dil kavramı
Dil, insanın dış dünyaya açılan kapısıdır; Hakk kelamının tercümanıdır. Söylenen her söz bir sorumluluk taşır.
 

Alevi öğretisinde dil; doğruyu söylemeyi, dürüst olmayı, yalan ve gıybetten uzak durmayı gerektirir. En önemlisi ise söz ile özün bir olmasıdır. Çünkü insanın söylediği ile yaşadığı bir değilse, orada hakikat eksik kalır. 

Öz kavramı
Öz, insanın iç dünyasıdır; yani içsel âlemidir. Vicdanıdır, niyetidir ve hakikate olan bağlılığıdır.

Öz ikrarı; samimi olmak, içten olmak ve nefsi aşma yolunda ilerlemektir. İnsan dışarıdan ne görünürse görünsün, asıl olan içindeki hakikattir.
 

İkilik ve Birlik
Bu noktada karşımıza önemli bir kavram çıkar: ikilik ve birlik.
İkilik ayrılığı doğurur; oysa hakikat birdir. İnsan kendini ayrı gördükçe bu birliği idrak edemez.
Ancak yol, dil ve özüyle bir olduğunda hakikate yaklaşır. Yani asıl mesele, ikilikten birliğe varmaktır.
 

Unutmamak gerekir ki ikrar, sadece söz değildir.
İkrar bir sorumluluktur ve insan verdiği söz ile sınanır. Bu yüzden Alevilikte söz vermek, o sözü hayatın her alanında yaşamaktır.
 

İnsanın bu manevi yolculuğu ise; nefisten arınmak, kendini bilmek ve hakikate yaklaşmakla mümkündür. Bu, bir anda değil; bir ömür süren bir olgunlaşma sürecidir. 

Sonuç olarak Yol, insanın nasıl yaşadığını; Dil, ne söylediğini; Öz ise, gerçekte ne olduğunu gösterir. Eğer bu üçü bir olursa, insan gerçek anlamda olgunlaşır ve hakikate bir adım daha yaklaşmış olur. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


Birlik ve Beraberlik, hepimizin ortak geleceğidir. 
Emevi zihniyetli mahlukatlar, dinci elbisesine bürünerek İslam’ın adını terörle yan yana getirdiler; ‘Türk’lükten dem vurarak Türklüğün itibarını ayaklar altına aldıkları gibi, ırkçılık duygularını da had safhaya çıkardılar. 

Barış içinde yaşayan Anadolu insanlarını ayrıştırıp ötekileştirerek nifak tohumlarını insanların arasına ektiler. Oysa bu topraklarda asıl zenginlik, farklılıklarımızı ayrılık sebebi değil, birlikte yaşamanın bir parçası olarak görebilmekti. Aynı sofraya oturabilmek, aynı acıya üzülmek, aynı sevince ortak olmak ve birbirini kimliğinden dolayı değil, insan olduğu için kardeş bilmekti. 

Beraberlik; herkesin aynı düşünmesi, aynı kökenden gelmesi ya da aynı kimliği taşıması değildir. Beraberlik, farklılıklarımızı çatışma sebebi hâline getirmeden aynı vatanın, aynı toplumun ve aynı geleceğin insanları olduğumuzu unutmamaktır. Çünkü bizi güçlü kılan, birbirimize benzememiz değil; birbirimizden farklı olduğumuz hâlde yan yana durabilmemizdir. 

Demem o ki, Emevi zihniyetli mahlukatlar neye el atıyorlarsa kurutup gidiyorlar. Oysa bu toprakların ihtiyacı ayrıştırılmak değil, birbirine kenetlenmektir; ötekileştirilmek değil, birbirini anlamaktır. Nifak değil kardeşlik, husumet değil muhabbet, senlik-benlik değil bizlik kazanmalıdır. 

Kardeşlik varken ırkçılık ne diye?
Birlik varken ötekileştirmek ne diye?

Beraberlik varken ayrıştırmak ne diye?

“Biz” demek varken senlik-benlik ne diye?
 

Çünkü insanı büyüten birbirine üstünlük kurmak değil, birbirinin elinden tutmaktır. Bu ülkenin ve bu toplumun ihtiyacı yeni ayrılıklar değil; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilen, birbirine güvenen ve ortak bir gelecek kurabilen bir kardeşlik anlayışıdır. 

Yirmi birinci asırda insan avına çıkmak, çocuklara saldırmak ve şiddet yanlısı bir saldırganlık zihniyeti, insanlık değerleriyle bağdaşmadığı gibi Anadolu medeniyetiyle de hiç mi hiç bağdaşmaz. 

Emevi zihniyetine sahip olmak; insanlığa düşman olmak, medeniyetin temeline dinamit koymak, huzurlu bir yaşam yerine insanları korku ve tedirginlik içinde yaşatmak demektir. Anadolu medeniyetinin ruhuna sahip olmak ve bu zihniyetten uzaklaşmak ise beraberliğin, kardeşliğin ve huzurun mayasıdır. 

Unutmayalım: Bizi birbirimizden ayıran her söz, kardeşliğimizi zayıflatır; bizi birbirimize yaklaştıran her adım ise bu toprakların geleceğini güçlendirir. Farklılıklarımız bizim ayrılığımız değil, zenginliğimizdir. Aynı gökyüzünün altında, aynı toprağın üzerinde, birbirimize düşman olmadan da yaşayabiliriz. 

Gelin; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kucaklayan, nefret eken değil kardeşlik yeşerten bir dili büyütelim. Çünkü bu topraklarda hepimize yetecek kadar yer, hepimizi bir arada tutacak kadar ortak değer ve hepimizin geleceğini aydınlatacak kadar umut vardır. 

Dolayısıyla birlikte güçlü, beraberlikte huzurlu; kardeşlik geleceğimiz, insanlık değerleri umudumuz olsun. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

İbadet de gizlidir, kabahat de gizlidir
Bu söz, insanın hem manevi dünyasını hem de toplumsal ahlakını düzenleyen önemli bir ilkedir. Özellikle tasavvufi düşüncede ve Alevilik öğretisinde; insanın özünü dara çekmesi, kendisiyle yüzleşmesi, samimiyetini koruması ve edep içinde yaşaması gerektiğini vurgular.
 

Alevi inancında insan, sürekli kendini bilme ve olgunlaşma yolculuğu içindedir. Bu yolculukta önemli olan, dışarıdan nasıl göründüğü değil; iç dünyasının ne kadar temiz, samimi ve dengeli olduğudur. Bu söz de tam olarak bu anlayışı ifade eder. 

Öncelikle “ibadet de gizlidir” ifadesi, yapılan ibadetlerin ve iyiliklerin gösterişten uzak olması gerektiğini anlatır. Çünkü ibadet, insan ile Hakk arasında özel ve mahrem bir bağdır. Bu bağın başkalarına gösterilmesi ya da övünç konusu yapılması, ibadetin özündeki samimiyeti zedeler. Tasavvufta buna “riya” denir ve hoş karşılanmaz. 

Gerçek anlamda olgun insan, yaptığı iyiliği büyütmez, reklamını yapmaz; mümkünse gizler. Çünkü bilir ki asıl değer, insanların görmesi değil, Hakk’ın bilmesidir. 

“Kabahat de gizlidir” ifadesi ise insanın hatalarını yaymaması gerektiğini vurgular. Buradaki amaç hatayı inkâr etmek değil; aksine, hatayı fark edip içtenlikle yüzleşmek ve düzeltmektir. Yani ibadette gizlilik, gösterişten uzak durmayı; kabahatte gizlilik ise hatalarla yüzleşmeyi ifade eder. 

İnsan hata yapabilir ve bu doğaldır. Ancak önemli olan, hatayı normalleştirmemek, onunla övünmemek ve başkalarına kötü örnek olmamaktır. Bu nedenle kişi, hatasını gizler, kendini sorgular ve tövbe ederek daha iyi bir insan olmaya yönelir. 

Bu söz aynı zamanda güçlü bir mahremiyet ve sorumluluk bilinci kazandırır:
• İyilikler mahremdir çünkü samimiyet gerektirir.
• Hatalar mahremdir çünkü düzeltilmesi gereken eksikliklerdir.
 

Alevi öğretisinde sıkça vurgulanan “eline, diline, beline sahip ol” ilkesiyle de bu anlayış örtüşür. Kişi; davranışlarında, sözlerinde ve niyetlerinde ölçülü olmalıdır. Ne iyiliğini abartmalı ne de hatasını yaymalıdır. 

Bu sözün verdiği temel mesajlar şunlardır:
• İyilikte gösterişten kaçınılmalıdır.
• Hatalar yayılmamalı, onlardan ders çıkarılmalıdır.
• İnsan, önce kendi vicdanına karşı sorumludur.
• Gerçek olgunluk, iç dünyayı düzeltmekle başlar.
 

Sonuç olarak, “İbadet de gizlidir, kabahat de gizlidir” sözü; insanı dış görünüşten çok içsel derinliğe yönlendirir. Samimiyet, edep, tevazu ve öz denetim gibi değerleri ön plana çıkarır. Bu anlayışı benimseyen kişi, hem kendisiyle barışık olur hem de topluma daha dengeli ve sağlıklı katkı sunar. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


Kaldır ikiliği aradan, görünsün sana Yaradan
Bu söz, sıradan bir öğüt sözü değil; varlığın özüne dair derin bir hakikatin ifadesidir. 

Peki, ikilik nedir?
İkilik, insan zihninin kurduğu en temel ayrımdır. “Ben” ve “öteki”, “özne” ve “nesne”, “yaratan” ve “yaratılan”vs. İnsan, varlığı anlamlandırmaya çalışırken bu ayrımları üretir. Ancak zamanla bu ayrımlar, hakikati kavramanın bir aracı olmaktan çıkar; hakikatin önünde bir perdeye dönüşür.


Oysa hakikat, parçalanmayı kabul etmez. Çünkü hakikat birdir.

Bir olan, bölünmez ve bölünmeyen de çoğalmaz.

Tasavvufi düşüncede bu, varlığın birliği olarak ifade edilir. İnsan, kendisini bağımsız ve ayrı bir varlık olarak gördüğü sürece bu birliği idrak edemez. Çünkü “ben” dediği unsur, çoğu zaman hakikatin kendisi değil; zihnin ve nefsin inşa ettiği bir gölgedir. 

İşte bu yüzden ikiliği kaldırmak; bu gölgeyi fark etmek ve onu aşmak demektir.
Fakat insanın önündeki en büyük engel yine kendisidir. Nefs, kendini merkeze koyar; ayırır, yargılar ve sahiplenir. “Ben yaptım”, “bu benim”, “bana ait”… Bu ifadeler arttıkça, insanın hakikatle arasına mesafe girer.
 

Oysa tasavvufi yolculuk, tam da bu “ben” iddiasının çözülmesiyle başlar. İnsan, kendini mutlak bir varlık olarak görmekten vazgeçtikçe, varlığın asli kaynağına yaklaşır. Bu bir yok oluş değil; aksine hakiki varoluşa uyanıştır. Çünkü hakikatte yokluk bile mutlak bir yokluk değildir; hakikatte o, başka bir varlık mertebesine geçiştir. 

İkiliğin ortadan kalkması yalnızca zihinsel bir kavrayış değildir; aynı zamanda varoluşsal bir dönüşümdür. İnsan kalbiyle, aklıyla ve ruhuyla bir bütün hâline geldiğinde; içindeki çatışmalar sustuğunda, dış dünyada gördüğü ayrımlar da anlamını yitirmeye başlar. 

İşte o an, perde incelir.
“Aradan çekilmek” ifadesi burada derin bir anlam taşır. Çünkü insan çoğu zaman hakikati aradığını zanneder; oysa hakikatin önünde duran yine kendisidir. Arzuları, korkuları, yargıları… Bunların her biri birer perdedir. Bu perdeler kalktığında yeni bir hakikat ortaya çıkmaz. Zaten var olan görünür hâle dönüşür.
 

Yaradan, ne uzak bir yerde ne de ulaşılması imkânsız bir hakikattir. O, her an ve her yerde tecelli edendir. Ancak insan, kendi kurduğu ikilikler içinde bu tecelliyi göremez. Bu yüzden mesele, hakikati bulmak değil; onu örten perdelerden kurtulmaktır. 

İkilik kalktığında, özne ile nesne arasındaki mesafe de ortadan kalkar. Gören ile görülen arasındaki ayrım silikleşir. İnsan, kendisini varlığın dışında bir gözlemci olarak değil; o bütünün bir parçası olarak idrak etmeye başlar. 

Ve belki de o an, en derin farkındalık doğar:
İnsan, Yaradan’dan ayrı bir varlık değildir; O’nun kudretinin bir tecellisidir.

Bu idrak, insanı kibirden arındırır. Çünkü artık sahiplenilecek bağımsız bir “ben” kalmamıştır. Aynı zamanda insanı değersizlikten de kurtarır. Çünkü varlığın özüne ait olduğunu fark eder. 

Sonuç olarak bu söz bize şunu öğretir:
Hakikate ulaşmak, uzaklara gitmekle değil; kendimizden, yani benliğimizin dar kalıplarından uzaklaşmakla mümkündür. İkiliği kaldırmak, çokluğu inkâr etmek değildir. Asıl sır, çokluk içinde birliği görebilmek ve insan, ancak bu birliği idrak ettiğinde gerçek anlamda, gönül gözüyle görmeye başlar.
 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Cem erkânında Pirin konumu 
Aleviliği bütün yönleriyle anlamak, cem erkânını ve ibadetini kavramaktan geçer. Çünkü cem erkânı ve ibadeti; bir eğitim, bir terbiye ve aynı zamanda bir sınavdan geçme sürecidir. Bu yol, insanı olgunlaştıran, kendisiyle yüzleştiren ve hakikate yönlendiren bir yolculuktur. 

Pir ise, bu yolculukta toplumun manevi hizmetiyle yükümlü olan kişidir. Pirin, talibini irşad edebilmesi için yolun ilim ve irfanına vakıf olması gerekir. Önce kendisi yaşamalı, her hâliyle talibine örnek olmalı ve davranışlarıyla talibinin gönlünde yer edinmelidir. 

Dolayısıyla Cem erkânında Pirin konumu, sadece bir makamın ifadesi değil; yolun özü, hakikatin tecellisi ve irfanın canlı temsilidir. Pir, bu yolun hem görünen yüzü hem de görünmeyen manasının taşıyıcısıdır. O, cem meydanında yalnızca bir yönetici değil; Hakk ile halk arasında köprü kuran, gönülleri birleyen ve canları hakikate yönlendiren bir irşad makamıdır. 

Pir, Hakk kelamının dili, Muhammed Ali makamının temsilcisidir. Bundan ötürüdür ki her hâliyle yol evlatlarına ayna olmalıdır. İnsan, aynaya baktığında kendi eksiğini görür ve onu tamamlamaya yönelir. Pir de canlara böyle bir ayna olur; gösterir, düşündürür ve olgunlaşmaya vesile olur. 

Pir, erkânı yürütürken sadece ritüelleri yerine getirmez; her sözünde irfanı, her hükmünde adaleti, her duruşunda ise hakikati temsil eder. Onun dili nasihat değil hikmettir. Onun bakışı sıradan bir bakış değil; gözeten, süzen ve gönül gözüyle gören bir bakıştır. Çünkü Pir, yolu bilen değil; yolu yaşayan ve yaşatan kişidir. 

Cem’de Pirin varlığı, düzenin teminatıdır. O olmadan erkân şekil alabilir; ancak mana eksik kalır. Çünkü Pir, sadece kuralları uygulayan değil; o kuralların ardındaki hikmeti kavrayan ve canlara aktaran kişidir. Bu nedenle Pir, cem meydanında bir otorite değil; bir mürşit, bir rehber ve bir yol göstericidir. 

Piri anlamak, onu yalnızca bir insan olarak görmekle mümkün değildir. Onu anlamak; yolun kendisini, irfanın derinliğini ve hakikatin özünü kavramaktır. Pir, cem’de yalnızca önde oturan değil; canların gönlünde yer eden, onları kendileriyle yüzleştiren ve hakikate yaklaştıran bir aynadır. 

Bu yüzden Cem erkânında Pirin konumu vazgeçilmezdir. Çünkü Pir; birliği sağlar, dirliği korur, adaleti gözetir ve yolu diri tutar. Onun varlığıyla cem, sadece bir topluluk değil; bir hakikat meydanı hâline gelir. 

Sonuç olarak Pir, bu yolun kalbidir. Kalp nasıl bedene can verirse, Pir de cem’e mana verir. Ve unutulmamalıdır ki; Pir’i anlamak, aslında yolu anlamaktır. Yolu anlamak ise insanın kendini ve hakikati bulma yolculuğudur. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Şahı Merdan Ali Hakk’ın eli, Dest ve Post O’ndadır 
Şahı Merdan Ali bin Ebi Talib, iki cihan ilmine sahip olmuş bir Veliyyullah’tır. Bu anlamda ilim makamının temsilcisi, ilahi hakikatin yeryüzündeki en kâmil tecellilerinden biridir.


Bu söz, yalnızca bir ifade değil; hakikate erişmişliğin bir mührüdür.

Bu söz Zahir ehli için bir cümle, Batın ehli için bir deryadır. Çünkü bu söz, kul ile Hakk arasındaki perdeyi aralayan bir işarettir. O işaretin özü ise nefsin bağlarından arınarak hakikate yönelmektir. 

Tasavvuf yolunda Ali bin Ebi Talib, “Şahı Merdan” olarak anılır. Bu unvan, sadece cesareti değil; nefsini aşmış, hakikatte fani olmuş bir insan-ı kâmil mertebesini ifade eder. O, bilen değil; olandır. Çünkü batıni ilim, öğrenilmez; ihsan ile açılır. 

“İlim bir noktadır” sözü, çoklukta dağılmış aklı vahdete çağırır. O nokta, birliğin sırrıdır. Onu çoğaltan ise hakikati bölen, parçalayan bakıştır. Şahı Merdan Ali’nin ilmi, işte o noktaya dönme ilmidir: çoklukta birliği görmek, görünenin ardındaki hakikati idrak etmektir. 

“Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır” hikmeti, bir kapıdan öte bir idrak eşiğine işaret eder. O kapıdan giren, bilgiyle değil; benliğini bırakarak girer. Çünkü bu yol, bilmekten çok olmaya razı olma yoludur. 

“Dest”, bu yolda yalnızca bir el değildir; Hakk’tan kula uzanan rahmettir.
O desti tutan, aslında kendini bırakır. Çünkü hakikat yolunda tutunan değil, teslim olan yürür.
 

“Post” ise bir makam değil; emanetin ağırlığıdır.
O posta oturan yükselmez, aksine yok olur. Çünkü orada “ben” barınmaz; orada tecelli eden Hakk’ın kelamıdır.
 

Şahı Merdan Ali’nin irfanı iki ucu birleştirir: Zahirde adalet, bâtında merhamet…
Zahirde mücadele, bâtında teslimiyet… Bu yüzden o, sadece bir şahsiyet değil; bir denge, bir ölçü ve bir mizandır.
 

Tasavvuf ehli bilir ki: Hakikat ne dışarıdadır ne de uzakta…
İnsan, aradığını taşıyandır. Fakat onu görmek için önce kendinden, yani benliğinden vazgeçmesi gerekir.

Şahı Merdan Ali’nin batıni ilmi bu yüzden şöyle fısıldar: “Sen, kendini sandığın değilsin.”
Kendini bilen, sadece bilgiye değil varlığın özüne ulaşır.
 

Bu sözün özü şudur: “Ali Hakk’ın eli” demek, hakikatin en kâmil aynasını işaret etmektir.
“Dest ve post O’ndadır” demek ise, bu yolun hem kaynağının hem de sorumluluğunun o irfan çizgisinde olduğunu kabul etmektir.
 

Fakat en derin sır şurada saklıdır: Şahı Merdan Ali dışarıda bir kapı ise, içeride bir hakikat hâlidir. O kapıdan geçmek, bir ismi değil; bir ahlakı kuşanmaktır. 

Son söz niyetine: Ali’yi sevmek başlangıçtır, Ali gibi olmak ise yolun kendisidir. Adalette, ilimde, edepte, tevazuda ve en çok da nefsini bilip onu aşmaktadır. Çünkü batıni ilim, ne sözde ve ne de kitaptadır. Ancak hâl ile, hâlden hâle aktarılır.
Yolun demine Huu diyelim.
 

Ehli Beyt Yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı, sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. * YouTube, Hakk Dergahı TV-Seyyid Hakkı kanalımız: https://www.youtube.com/user/YediDeryaSohbeti62; Facebook, Seyyid Hakkı Azak özel sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=61570018628168; * Facebook, Hakk Dergahı muhabbet grubumuz: https://www.facebook.com/groups/244039227002241; * Fcebook, Hakk Dergahı Ilim Irşad sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=100057353323519; * WEB sayfamız, Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı; https://www.alevilikte-inanc.de/ Aşk ile Canlar...