ANASAYFA

33 Soruda 33 Cevap
Alevilikte hakikati aramanın yolu sorgulamaktır.
1. Soru; On İki İmamlar “Alevi Ocak Sistemi ve Seyyidlik (Dedelik) Kurumu”nu biliyor muydu?
Cevap: Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle inanç ile kurum, köken ile kurumsal biçim arasındaki farkı gözetmek gerekir.
İnanç yalnızca metafizik kabullerden ibaret değildir. Aynı zamanda insanın hayatı anlamlandırma, ahlaki sorumluluklarını belirleme ve toplumsal ilişkilerini düzenleme biçimidir. Bu nedenle inanç toplulukları, tarih içerisinde değişen şartlara göre kendi kurumlarını ve geleneklerini geliştirebilirler. Dolayısıyla bugün Alevilik içerisinde gördüğümüz ocak, Seyyidlik/dedelik, cem ve musahiplik gibi kurumların tamamının İslam'ın ilk döneminde bugünkü biçimleriyle mevcut olduğunu düşünmek tarihsel açıdan doğru değildir.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir kurumun sonradan kurumsallaşması, onun sonradan icat edildiği anlamına gelmez.
Burada asıl önemli olan tarihsel süreklilik ile tarihsel aynılığı birbirinden ayırmaktır. Bir gelenek yüzyıllar boyunca yaşayabilir; fakat bu süreç içerisinde temel ilkelerini ve inanç esaslarını koruyarak biçim değiştirebilir, yeni şartlara uyum sağlayabilir veya kendisini güncelleyebilir. İnanç ve değerlerde süreklilik bulunurken, bunların toplumsal hayattaki karşılığı olan kurumlar zaman içerisinde gelişebilir ve yeni biçimler kazanabilir.
Bu nedenle “On İki İmamlar Alevi ocak sistemini biliyor muydu?” sorusunu biraz değiştirmek daha doğru olacaktır.
Asıl soru şu olmalıdır: On İki İmamlar döneminde bulunan hangi inanç, değer, soy ve dini otorite anlayışları, sonraki yüzyıllarda Alevi ocak ve Seyyidlik kurumlarının oluşmasına kaynaklık etmiş olabilir?
Bu açıdan Aleviliğin tarihsel gelişimi ve kurumsallaşması
Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezli inanç → imamet ve velayet anlayışı → Ehli Beyt soyuna verilen önem → farklı tarihsel ve toplumsal şartlar → Anadolu'daki Alevi inanç toplulukları → ocak, Seyyidlik, cem, musahiplik ve diğer erkânın kurumsallaşması.
Bu yaklaşım, ne “bugünkü bütün Alevi kurumları On İki İmamlar tarafından kurulmuştur” iddiasını gerektirir ne de “sonradan ortaya çıkan kurumların Alevilikle ilgisi yoktur” sonucuna götürür.
Sonuç olarak, bugünkü biçimiyle Alevi ocak ve Seyyidlik sisteminin On İki İmamlar döneminde mevcut olduğunu söylemek için yeterli tarihsel kanıt bulunmayabilir. Fakat bu kurumların dayandığı Ehli Beyt merkezli inanç, imamet, velayet, soy ve dini otorite anlayışlarının daha eski kökleri olabilir. Bu inanç ve değerler, sonraki yüzyıllarda değişen toplumsal şartlar içerisinde yeni kurumlar aracılığıyla ifade edilmiştir.
Dolayısıyla Aleviliğin tarihini anlamanın yolu yalnızca “ilk günden beri aynı mıydı?” veya “sonradan mı ortaya çıktı?” sorularına cevap aramak değildir. Asıl mesele; hangi inanç ve değerlerin süreklilik gösterdiğini, hangi kurumların zaman içerisinde oluştuğunu ve eski inançların yeni toplumsal şartlarda nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koymaktır.
Bu bakış açısıyla ocak, Seyyidlik, cem ve musahiplik; ne başlangıçtan beri değişmeden var olan kurumlar ne de bütünüyle sonradan icat edilmiş yapılar olarak görülmelidir. Bunlar, Alevi inanç dünyasının tarih içerisinde toplumsal hayata yansıyan ve zamanla kurumsallaşan biçimleri olarak değerlendirilmelidir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Dört Kutsal Kitap ve temel Mesajları
Dört kutsal kitap da insanlara; Allah’a inanmayı, O’na ibadet etmeyi, iyi ve ahlaklı yaşamayı, adaletli ve merhametli olmayı, doğru yolu izlemeyi, iyiliği emredip kötülükten sakınmayı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi öğretir.
Kutsal Kitaplar ve onları Tebliğ eden Resuller
1. Tevrat; Hz. Musa’ya indirilmiştir. İbranice kökenli „Torah“ kelimesinden gelir. Sözlük anlamı „öğreti, yasa, talimat“ demektir.
2. Zebur; Hz. Davud’a indirilmiştir. Arapcadaki „Zabur“ kelimesinden gelir. Sözcük anlamı “yazılı metinler, ilahiler, ezgiler” anlamındadır.
3. İncil; Hz. İsa’ya indirilmiştir. Yunanca “Evangelion” kelimesinden türemiştir. Sözcük anlamı “müjde, iyi haber” demektir.
4. Kur’an-ı Kerim; Hz. Muhammed Mustafa’ya indirilmiş ve son ilahi kitap olarak kabul edilir. Arapça “karae” (okumak) kökünden gelir. Sözcük anlamı “okunan, okunacak metin, sesli okuma” anlamındadır.
Dört kutsal kitabın temel bilgileri
1. Hz. Musa’ya vahyedilen Tevrat ve içeriği
Tevrat, Yahudiliğin kutsal kitabıdır.
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş; Yahudilikte Eski Ahit’in ilk kısmıdır.• Resulün sorumluluğu: Allah’tan aldığı vahyi insanlara iletmek
• Ana mesajı: Adil, doğru ve ahlaklı bir yaşam sürmek.
• Öne çıkan vurgu: Etik davranış ve ilahi buyruklara bağlılık.
• İçerik: Kanunlar, ahlaki öğütler, toplumsal ve bireysel kurallar (örn. On Emir).
• Yaşam ve sevgi anlayışı: Hayatı kutsal kılmak; adaletli ve merhametli yaşamak. Sevgi anlayışı ise, etik ve sorumluluk temelli, başkalarına adil ve iyi davranmak.
• Uygulama: “Komşunu kendin gibi sev.”
• Yazım süreci: Tevrat, daha sonra öğrenciler veya takipçiler tarafından yazıya geçirilmiştir.
2. Hz. Davud’a vahyedilen Zebur’un içeriği
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş; manevi rehber ve ibadet kitabıdır.
• Resulün sorumluluğu: Kalpten vahyi yaşamak ve insanlara iletmek.
• Ana mesajı: Kalbin temizliği ve Allah’a yönelmek.
• Öne çıkan vurgu: Dua, ibadet ve şükür.
• İçerik: İlahiler, dualar ve ruhsal öğütler.
• Yaşam ve sevgi anlayışı: Manevi bağlılık ve kalp huzurunu sağlamak. Sevgi anlayışı ise, Allah’a sevgi ve teslimiyet temellidir.
• Uygulama: Allah’a dua ederken kalpten bağlı olmak ve şükretmek.
• Yazım süreci: Hz. Davud, bazı ilahileri kendi kalemiyle yazmış olabilir; ancak içeriğin kaynağı vahiydir.
3. Hz. İsa’ya vahyedilen İncil ve içeriği
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş; Hristiyanlıkta kutsal kitaptır.
• Resulün sorumluluğu: Öğretiler ve ilahi mesajları insanlara aktarmak
• Ana mesajı: Sevgi, merhamet ve insan ilişkilerinde adalet.
• Öne çıkan vurgu: Başkalarına karşı şefkat ve iyi davranış.
• İçerik: Öğretiler, kıssalar ve ahlaki dersler.
• Yaşam sevgi anlayışı: Sevgi ve merhametle dolu bir hayat sürmek. Sevgi anlayışı ise, insanlar arasında sevgi ve şefkat temellidir.
• Uygulama: “Komşunu kendin gibi sev.”
• Yazım Süreci: İncil, Hz. İsa’nın öğrencileri ve takipçileri tarafından kaydedilmiştir.
4. Hz. Muhammed Mustafa’ya vahyedilen Kur’an ve içeriği
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş, son ve korunmuş ilahi kitaptır.
• Resulün sorumluluğu: Allah’ın kelamını insanlara aktarmak
• Ana mesajı: İman, ibadet, ahlak ve toplumsal sorumlulukları dengeli şekilde yaşamak.
• Öne çıkan vurgu: Hem bireysel hem toplumsal rehberlik; eksiksiz mesaj.
• İçerik: İbadet kuralları, ahlak, toplumsal adalet ve iman esasları.
• Yaşam ve sevgi anlayışı: Hayatı Allah’a teslimiyet ve sorumluluk bilinciyle yaşamak. Sevgi anlayışı ise, Allah’a ve insanlara sevgi, adalet ve merhamet temellidir.
• Uygulama: İnsanların hem Allah’a hem topluma karşı görevlerini yerine getirmesi.
• Yazım Süreci: Bazı vahiyler daha sonra emevi hanedanları olan halifeler tarafından yazıya geçirilmiştir.
Dolayısıyla Dört kitabın sözlük ve kavram anlamları kısaca şöyledir:
• Tevrat: Öğreti, talimat, yasa
• Zebur: Yazılı metin, kitap
• İncil: Müjde, iyi haber
• Kur’an: Okunan, tilavet edilen yani okunması gereken
Bu anlamlara ve bu kitapların temel ahlaki mesajlarına bakıldığında, bunların özünde kötülüğü değil; iyiliği, adaleti, erdemi ve insanın doğru bir hayat sürmesini hedefleyen bir öğretiyi esas aldığı görülür.
Sonuç itibarıyla İslam anlayışına göre peygamberler, kutsal kitapların yazarları değil; Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ileten elçilerdir. Vahyedilen Hakk kelamı, bazı durumlarda peygamberlerin takipçileri tarafından yazıya geçirilmiştir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Alevilikte yol; dil, öz ve ikrarla yürür.
Bu söz, bir inancın ışığında şekillenen bir yaşam biçimini anlatır.
Bu cümlede üç temel kavram öne çıkar: Yol, Dil ve Öz.
Alevilikte ikrar, sadece söz vermekten ibaret değildir.
İkrar; bilinçli bir bağlılık, sorumluluk alma ve verilen sözü yaşamla doğrulama halidir.
Yani insan, sadece söylediğiyle değil; yaşadığıyla, özüyle ve davranışlarıyla bir bütün olmalıdır.
Peki bu bütünlük nasıl sağlanır?
Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için öncelikle yol kavramıyla başlamak gerekir.
Yol kavramı
Alevilikte yol, yalnızca bir inanç sistemi değil; başlı başına bir yaşam felsefesidir.
Bu felsefe; Hak, adalet ve insan sevgisi üzerine kuruludur. İnsan bu yola bilinçle girer ve kararlılıkla yürür.
Yol ikrarı demek; “Ben bu yolu rızamla seçtim ve gereğini yaşayacağım” demektir. Bu da sözle değil, yaşamın her alanında yaşayarak ispat edilir.
Dil kavramı
Dil, insanın dış dünyaya açılan kapısıdır; Hakk kelamının tercümanıdır. Söylenen her söz bir sorumluluk taşır.
Alevi öğretisinde dil; doğruyu söylemeyi, dürüst olmayı, yalan ve gıybetten uzak durmayı gerektirir. En önemlisi ise söz ile özün bir olmasıdır. Çünkü insanın söylediği ile yaşadığı bir değilse, orada hakikat eksik kalır.
Öz kavramı
Öz, insanın iç dünyasıdır; yani içsel âlemidir. Vicdanıdır, niyetidir ve hakikate olan bağlılığıdır.
Öz ikrarı; samimi olmak, içten olmak ve nefsi aşma yolunda ilerlemektir. İnsan dışarıdan ne görünürse görünsün, asıl olan içindeki hakikattir.
İkilik ve Birlik
Bu noktada karşımıza önemli bir kavram çıkar: ikilik ve birlik.
İkilik ayrılığı doğurur; oysa hakikat birdir. İnsan kendini ayrı gördükçe bu birliği idrak edemez.
Ancak yol, dil ve özüyle bir olduğunda hakikate yaklaşır. Yani asıl mesele, ikilikten birliğe varmaktır.
Unutmamak gerekir ki ikrar, sadece söz değildir.
İkrar bir sorumluluktur ve insan verdiği söz ile sınanır. Bu yüzden Alevilikte söz vermek, o sözü hayatın her alanında yaşamaktır.
İnsanın bu manevi yolculuğu ise; nefisten arınmak, kendini bilmek ve hakikate yaklaşmakla mümkündür. Bu, bir anda değil; bir ömür süren bir olgunlaşma sürecidir.
Sonuç olarak Yol, insanın nasıl yaşadığını; Dil, ne söylediğini; Öz ise, gerçekte ne olduğunu gösterir. Eğer bu üçü bir olursa, insan gerçek anlamda olgunlaşır ve hakikate bir adım daha yaklaşmış olur.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Birlik ve Beraberlik, hepimizin ortak geleceğidir.
Emevi zihniyetli mahlukatlar, dinci elbisesine bürünerek İslam’ın adını terörle yan yana getirdiler; ‘Türk’lükten dem vurarak Türklüğün itibarını ayaklar altına aldıkları gibi, ırkçılık duygularını da had safhaya çıkardılar.
Barış içinde yaşayan Anadolu insanlarını ayrıştırıp ötekileştirerek nifak tohumlarını insanların arasına ektiler. Oysa bu topraklarda asıl zenginlik, farklılıklarımızı ayrılık sebebi değil, birlikte yaşamanın bir parçası olarak görebilmekti. Aynı sofraya oturabilmek, aynı acıya üzülmek, aynı sevince ortak olmak ve birbirini kimliğinden dolayı değil, insan olduğu için kardeş bilmekti.
Beraberlik; herkesin aynı düşünmesi, aynı kökenden gelmesi ya da aynı kimliği taşıması değildir. Beraberlik, farklılıklarımızı çatışma sebebi hâline getirmeden aynı vatanın, aynı toplumun ve aynı geleceğin insanları olduğumuzu unutmamaktır. Çünkü bizi güçlü kılan, birbirimize benzememiz değil; birbirimizden farklı olduğumuz hâlde yan yana durabilmemizdir.
Demem o ki, Emevi zihniyetli mahlukatlar neye el atıyorlarsa kurutup gidiyorlar. Oysa bu toprakların ihtiyacı ayrıştırılmak değil, birbirine kenetlenmektir; ötekileştirilmek değil, birbirini anlamaktır. Nifak değil kardeşlik, husumet değil muhabbet, senlik-benlik değil bizlik kazanmalıdır.
Kardeşlik varken ırkçılık ne diye?
Birlik varken ötekileştirmek ne diye?
Beraberlik varken ayrıştırmak ne diye?
“Biz” demek varken senlik-benlik ne diye?
Çünkü insanı büyüten birbirine üstünlük kurmak değil, birbirinin elinden tutmaktır. Bu ülkenin ve bu toplumun ihtiyacı yeni ayrılıklar değil; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilen, birbirine güvenen ve ortak bir gelecek kurabilen bir kardeşlik anlayışıdır.
Yirmi birinci asırda insan avına çıkmak, çocuklara saldırmak ve şiddet yanlısı bir saldırganlık zihniyeti, insanlık değerleriyle bağdaşmadığı gibi Anadolu medeniyetiyle de hiç mi hiç bağdaşmaz.
Emevi zihniyetine sahip olmak; insanlığa düşman olmak, medeniyetin temeline dinamit koymak, huzurlu bir yaşam yerine insanları korku ve tedirginlik içinde yaşatmak demektir. Anadolu medeniyetinin ruhuna sahip olmak ve bu zihniyetten uzaklaşmak ise beraberliğin, kardeşliğin ve huzurun mayasıdır.
Unutmayalım: Bizi birbirimizden ayıran her söz, kardeşliğimizi zayıflatır; bizi birbirimize yaklaştıran her adım ise bu toprakların geleceğini güçlendirir. Farklılıklarımız bizim ayrılığımız değil, zenginliğimizdir. Aynı gökyüzünün altında, aynı toprağın üzerinde, birbirimize düşman olmadan da yaşayabiliriz.
Gelin; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kucaklayan, nefret eken değil kardeşlik yeşerten bir dili büyütelim. Çünkü bu topraklarda hepimize yetecek kadar yer, hepimizi bir arada tutacak kadar ortak değer ve hepimizin geleceğini aydınlatacak kadar umut vardır.
Dolayısıyla birlikte güçlü, beraberlikte huzurlu; kardeşlik geleceğimiz, insanlık değerleri umudumuz olsun.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
İbadet de gizlidir, kabahat de gizlidir
Bu söz, insanın hem manevi dünyasını hem de toplumsal ahlakını düzenleyen önemli bir ilkedir. Özellikle tasavvufi düşüncede ve Alevilik öğretisinde; insanın özünü dara çekmesi, kendisiyle yüzleşmesi, samimiyetini koruması ve edep içinde yaşaması gerektiğini vurgular.
Alevi inancında insan, sürekli kendini bilme ve olgunlaşma yolculuğu içindedir. Bu yolculukta önemli olan, dışarıdan nasıl göründüğü değil; iç dünyasının ne kadar temiz, samimi ve dengeli olduğudur. Bu söz de tam olarak bu anlayışı ifade eder.
Öncelikle “ibadet de gizlidir” ifadesi, yapılan ibadetlerin ve iyiliklerin gösterişten uzak olması gerektiğini anlatır. Çünkü ibadet, insan ile Hakk arasında özel ve mahrem bir bağdır. Bu bağın başkalarına gösterilmesi ya da övünç konusu yapılması, ibadetin özündeki samimiyeti zedeler. Tasavvufta buna “riya” denir ve hoş karşılanmaz.
Gerçek anlamda olgun insan, yaptığı iyiliği büyütmez, reklamını yapmaz; mümkünse gizler. Çünkü bilir ki asıl değer, insanların görmesi değil, Hakk’ın bilmesidir.
“Kabahat de gizlidir” ifadesi ise insanın hatalarını yaymaması gerektiğini vurgular. Buradaki amaç hatayı inkâr etmek değil; aksine, hatayı fark edip içtenlikle yüzleşmek ve düzeltmektir. Yani ibadette gizlilik, gösterişten uzak durmayı; kabahatte gizlilik ise hatalarla yüzleşmeyi ifade eder.
İnsan hata yapabilir ve bu doğaldır. Ancak önemli olan, hatayı normalleştirmemek, onunla övünmemek ve başkalarına kötü örnek olmamaktır. Bu nedenle kişi, hatasını gizler, kendini sorgular ve tövbe ederek daha iyi bir insan olmaya yönelir.
Bu söz aynı zamanda güçlü bir mahremiyet ve sorumluluk bilinci kazandırır:
• İyilikler mahremdir çünkü samimiyet gerektirir.
• Hatalar mahremdir çünkü düzeltilmesi gereken eksikliklerdir.
Alevi öğretisinde sıkça vurgulanan “eline, diline, beline sahip ol” ilkesiyle de bu anlayış örtüşür. Kişi; davranışlarında, sözlerinde ve niyetlerinde ölçülü olmalıdır. Ne iyiliğini abartmalı ne de hatasını yaymalıdır.
Bu sözün verdiği temel mesajlar şunlardır:
• İyilikte gösterişten kaçınılmalıdır.
• Hatalar yayılmamalı, onlardan ders çıkarılmalıdır.
• İnsan, önce kendi vicdanına karşı sorumludur.
• Gerçek olgunluk, iç dünyayı düzeltmekle başlar.
Sonuç olarak, “İbadet de gizlidir, kabahat de gizlidir” sözü; insanı dış görünüşten çok içsel derinliğe yönlendirir. Samimiyet, edep, tevazu ve öz denetim gibi değerleri ön plana çıkarır. Bu anlayışı benimseyen kişi, hem kendisiyle barışık olur hem de topluma daha dengeli ve sağlıklı katkı sunar.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Kaldır ikiliği aradan, görünsün sana Yaradan
Bu söz, sıradan bir öğüt sözü değil; varlığın özüne dair derin bir hakikatin ifadesidir.
Peki, ikilik nedir?
İkilik, insan zihninin kurduğu en temel ayrımdır. “Ben” ve “öteki”, “özne” ve “nesne”, “yaratan” ve “yaratılan”vs. İnsan, varlığı anlamlandırmaya çalışırken bu ayrımları üretir. Ancak zamanla bu ayrımlar, hakikati kavramanın bir aracı olmaktan çıkar; hakikatin önünde bir perdeye dönüşür.
Oysa hakikat, parçalanmayı kabul etmez. Çünkü hakikat birdir.
Bir olan, bölünmez ve bölünmeyen de çoğalmaz.
Tasavvufi düşüncede bu, varlığın birliği olarak ifade edilir. İnsan, kendisini bağımsız ve ayrı bir varlık olarak gördüğü sürece bu birliği idrak edemez. Çünkü “ben” dediği unsur, çoğu zaman hakikatin kendisi değil; zihnin ve nefsin inşa ettiği bir gölgedir.
İşte bu yüzden ikiliği kaldırmak; bu gölgeyi fark etmek ve onu aşmak demektir.
Fakat insanın önündeki en büyük engel yine kendisidir. Nefs, kendini merkeze koyar; ayırır, yargılar ve sahiplenir. “Ben yaptım”, “bu benim”, “bana ait”… Bu ifadeler arttıkça, insanın hakikatle arasına mesafe girer.
Oysa tasavvufi yolculuk, tam da bu “ben” iddiasının çözülmesiyle başlar. İnsan, kendini mutlak bir varlık olarak görmekten vazgeçtikçe, varlığın asli kaynağına yaklaşır. Bu bir yok oluş değil; aksine hakiki varoluşa uyanıştır. Çünkü hakikatte yokluk bile mutlak bir yokluk değildir; hakikatte o, başka bir varlık mertebesine geçiştir.
İkiliğin ortadan kalkması yalnızca zihinsel bir kavrayış değildir; aynı zamanda varoluşsal bir dönüşümdür. İnsan kalbiyle, aklıyla ve ruhuyla bir bütün hâline geldiğinde; içindeki çatışmalar sustuğunda, dış dünyada gördüğü ayrımlar da anlamını yitirmeye başlar.
İşte o an, perde incelir.
“Aradan çekilmek” ifadesi burada derin bir anlam taşır. Çünkü insan çoğu zaman hakikati aradığını zanneder; oysa hakikatin önünde duran yine kendisidir. Arzuları, korkuları, yargıları… Bunların her biri birer perdedir. Bu perdeler kalktığında yeni bir hakikat ortaya çıkmaz. Zaten var olan görünür hâle dönüşür.
Yaradan, ne uzak bir yerde ne de ulaşılması imkânsız bir hakikattir. O, her an ve her yerde tecelli edendir. Ancak insan, kendi kurduğu ikilikler içinde bu tecelliyi göremez. Bu yüzden mesele, hakikati bulmak değil; onu örten perdelerden kurtulmaktır.
İkilik kalktığında, özne ile nesne arasındaki mesafe de ortadan kalkar. Gören ile görülen arasındaki ayrım silikleşir. İnsan, kendisini varlığın dışında bir gözlemci olarak değil; o bütünün bir parçası olarak idrak etmeye başlar.
Ve belki de o an, en derin farkındalık doğar:
İnsan, Yaradan’dan ayrı bir varlık değildir; O’nun kudretinin bir tecellisidir.
Bu idrak, insanı kibirden arındırır. Çünkü artık sahiplenilecek bağımsız bir “ben” kalmamıştır. Aynı zamanda insanı değersizlikten de kurtarır. Çünkü varlığın özüne ait olduğunu fark eder.
Sonuç olarak bu söz bize şunu öğretir:
Hakikate ulaşmak, uzaklara gitmekle değil; kendimizden, yani benliğimizin dar kalıplarından uzaklaşmakla mümkündür. İkiliği kaldırmak, çokluğu inkâr etmek değildir. Asıl sır, çokluk içinde birliği görebilmek ve insan, ancak bu birliği idrak ettiğinde gerçek anlamda, gönül gözüyle görmeye başlar.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=